Arşiv Eylül 2019

On altılık kapitalizm

On altılık kapitalizim

Birleşmiş milletler genel kurulunda 16 yaşında bir kız çocuğunu çıkartıp. Çevre konusunda yarı ağlamaklı yarı şirret bir tonda çevrenin kirletilmesi konusunda eline verdikleri kağıdı okuttular. Sonunda da aralarında Türkiye’ninde olduğu bir kaç ülkeyi şikayet ettiler.

Çevreyi kirletme konusunda dünya sıralamasında hayli geride olan bir ülke olan Türkiye’yi sanki en büyük zararı verenlerden biriymiş gibi lanse etmek kimin aklına gelir diyeceğim ama muhtemelen hepiniz cevabı biliyorsunuz.

Kapitalizm canavarının kolu ve bacağı vedahi gövdesi olan Çin , ABD ve Avrupa Birliği kendi eserlerini gizlemek adına bir 16 yaşında çocuğu kapitalist ruhun pencesine teslim edip, popülarite ve algı yönetimi için kullanmaktan çekinmiyorlar.

Normalde kir halının altına toplanır ya bunlar halıyı komple başka odaya götürüp kendi kirlerini gözlerden saklamaya çalışıyorlar. Yani asıl kirli oda saklanıp gözlerden ırak olurken göstermelik vitrin odaya bizi utanmadan koyu verdiler.

Klasik algı yönetimi tekniklerinden üçünü bir araya koyup servis ettiler dünyaya.

1. Çocuk : bir çocuğun gelecek hakkında konuşması ve korkularını endişelerini dile getirmesi etkileyici ve yetişkin bir bireyden daha fazla dikkat çekici.

2. Çevre : Doğa algısı ile tüm kitlelerin mantığına oynadılar.

3. Duygusallık ve Drama : Bir çocuğun ağlamaklı ve oldukça sinirli haliyle kitleleri duygusal bir ortama çektiler.

Sonuç etkileyici ve amacına ulaşan bir propaganda ve şarşıtmaca başarısı.

Soltiristler Türedi Güzel Memleketimde

Soltiristler türedi güzel ülkemde.

Eskiden sol veyahut sağ dediğimizde aklımızda bir şeyler canlanabiliyordu. Ancak günümüzde kimin eli kimin cebinde belli değil. Sağ görünümlü solcular yada sol görünümlü sağcılar türedi heryerde, hadi bunu anladık bunu bir nebze olsun tolere edebildik. Peki son dönemde ortaya çıkan ve azımsanmayacak oranda bir sayıya sahip soltirist bir kesim var buna ne diyeceğiz.  Terör örgütü PKK’ya sempati duyan yada açıktan destekleyen bir kesim artık kendisini sol olarak tanımlıyor. Profil resmi Atatürk olan ve terör örgütüne sempati duyan yüzlerce sahtekar türedi etrafta.  Yani milli değerlerimizide kendilerine kamuflaj olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. 

Nitekim bu yazının konusu Sol görüşü kendine siper eden terör seviciler olsada, sağ görüşü kendine siper edip terörü sevenlerde yok değil. Yada onları görmezden geliyor değilim. Ortak noktası terör olan bu iki ayrı grup gibi gözüken şahsiyetsizler aslında tek çatı altında var olan bir grup. “TERÖR GRUBU”

Bu müsvetteler ortalıkta cirit atıyor ve ne yazık ki büyük çoğunluğu gençliğimizden oluşan toplumun büyük bir kısmıda onları birer kanaat önderi gibi varsayıp peşlerine düşüyorlar. Kurtlar peşinde gezen kuzular doldu dört yanımız. En yakın bir örnekle konuya bakacak olursak.

Dün siyasi bir malzeme olarak ülkemiz genelinde çıkan yangınları kullanan bazı Soltirist elemanlar terör örgütü PKK’yı duyunca sessiz bukalemunlara dönüştüler. Zaten onlardan beklenende bu…

Sırf konuşmak için konuşup ideolojik bakış açıları ile her olaya yaklaşıp, işine gelene çığlık atıp, hoşuna gidene pis pis gülümseyen şaklabanlar ve yeri geldiğinde bilmeden onların peşine düşen binlerce insanımız var.

Ne yapmak gerek, okutmak bilgilendirmek mi?

Yada her bireye dezenformasyon ve kitle psikolojisini öğretmek mi lazım?

Yoksa kolay bir şekilde yönlendirilen gençlik ve algısı ile işimiz  çok ama çok zor.

Kayıp Gençlik

Her geçen gün gençliğimizi biraz daha kaybettiğimiz bir gerçek. Ne yazık ki Avrupa’i yaşam tarzının kültür çatışmalarından başarıyla çıkıp hayatımızın her alanına müdahale ettiğini görüyoruz.

Özellikle her yeni NESİL’de bu müdahale artıyor. Elimizden kayıp giden bir gelecek ile karşı karşıya kalıyoruz. Gençlerimizin büyük kısmı boş ve tüketim odaklı hevesler peşinde zayii olup gidiyor. Üretim toplumları kapitalizm sisteminin değirmeninde tüketim odaklı aptal toplumlara evriliyor.

Bu yüzden diyorum “KAYIP GENÇLİK” diye. Çünkü gençliğimizi hızla kaybediyoruz. Gençliğimizi kaybettikçe buna paralel olarak geleceğimizi de kaybediyoruz. Lüks kahve ve restoran zincirlerinde aylık kazançlarını gömerken, mutlu görünmek ve sosyal medya hesapların da kendini önemli göstermek için hayatını süslü bir abartılmış belgesel olarak sunan gençlerimiz yalnızca tüketme odaklı bir zihni yapı ile hareket ediyorlar.

Tek amacı karşı cinsle münasebet ve eğlence olan bir gençlik ortaya çıkıyor.

Ne yazık ki kültürel açıdan artık eski Türk aile yapısı ve gençlik anlayışı yok. Bu değerler büyük bir bozulmaya uğradı.

Geleceğimizi kurtarmak için gençliğimizi kurtarmak zorundayız. Üniversiteye gelmiş öğrencilerin eskinin ilk okul çocukları gibi davranıyor olması, öğretmenlerine karşı saygısız davranışları, kulaktan dolma bilgiler ile hareket eden yönlendirilebilir bir yapıya sahip olmaları gelecek ve gençlik için büyük alarmın tetikleyici unsurları.

KAYIP GENÇLİK’i bulmalıyız yoksa hem geleceği hem gençliği kaybediyoruz.

Aramıza demir ağlar ördüler

Sayın Cumhurbaşkanım keşke bizi de görebilseydiniz. Etrafınızı saran o şakşakcı danışmanları geçip iki üç sıra koruma ordusu ardında bariyerler gerisinden size bakan bizi, bizleri görebilseydiniz. 

Sözlerimizi bir işitebilseydiniz. İçimizdeki vatan aşkını tutup şu milletin hizmetine müteahit iş adamlarının yerine sunabilseydiniz. 

Sizinle yola çıkan bizleri unutmayıp. İte köpeğe harcatmayıp yanı başınızda sizinle 7 düvele karşı dim dik duracak o adamları şimdiki rantçılara yem yapmasaydınız.

Görmüyor musunuz? Sayın Cumhurbaşkanım sizi bizden kopardılar. Sizinle bizim aramıza demir ağlar ördüler. Sizi bizden bizide sizden kopardılar. Allah aşkına son kez size haykırıyorum. Görün duyun ve o etrafınıza doluşan rantçıları bir bir kovun. Yiğitleri harcatmayın sahip çıkın… Öze dönelim esnaftık esnaf kalalım, takım elbiseli lüks araçlarla gezen patron tayfası değil, sabah bakkalını, giyim mağazasını, kömür dükanını açan amcalarımız abilerimiz bizdik. Yeniden biz olalım. Ahmet , Hamza, Ayşe gitti yerine Berkcan , Betülcan’lar geldi.

Aramıza demir ağlar ördüler. Gelin bu ağları kesip atalım, yeniden Millet olarak BİZ olalım.

Sahibinden Satılık Temiz Boş Ülke

15 Mart 2011 Salı günü Suriye iç savaşı patlak verdi. Sözde özgürleşme demokrasi naraları ile başlayan iç savaş, Esad katilinin ve diğer tarafların acımasız ve amaçsız saldırıları ile tırmandı. Milyonlarca insan evlerini, mallarını, ülkelerini geride bırakıp canlarını kurtarmak için çevre ülkelere göç etti. 

Kısa süreli bu iç savaş fillerinde katılımıyla küçük çaplı Dünya savaşına evrildi. ABD ve Avrupa Esad karşıtlarını desteklerken, Rusya ve Çin gibi ülkeler Esad’a desteğe girişti. Kısa sürede bölgede dünyanın geri kalanından daha fazla silah yığınağı oluşmaya başladı. İşin absürtlüğüne biraz abartarak dikkat çekmek gerekirse Suriye’de yolda yürürken çiçek bulma olasılığının yanında bir mermi yada silah bulma olasılığınız daha fazla olabilir. (İşi absürt yani abartı bir örnekle verdim. Sonra sıkıntı olmasın dostlar “ÖRNEK”)

Bu kadar fazla silahın olduğu bir coğrafyada doğal olarak eline silah alıp gurubunu kuran herkes de bir yerleri kendi kontrolüne almaya başladı. Nitekim bu oyuna Türkiye’de ÖSO ile giriş yaptı. Daha doğrusu yüzlerce grubu bir çatı altında birleştirip alt seviye istikrara sahip bir ordu oluşturduk. Bölgeye biz girene kadar doğruyu söylemek gerekirse ESAD’cı tayfa dışında rahat yaşayabilen yoktu. Türkiye’nin bölgede kontrol altına aldığı şehir kasaba ve köylerde de yakın zamanda çok şükür temiz ve sağlıklı bir düzen kuruldu ve insanların bir kısmı topraklarına geri döndü. 

Nitekim sözde müttefiklerimiz yanı başımızda terör örgülerine binlerce tır yardım yaptı. Bu sözde müttefikler deyince aklınıza sadece ABD gelmesin. ABD işin görünen yüzü bunun içinde Rusya, Fransa ve, Almanya gibi ülkeler var.  Bu kısım başlı başına başka bir yazı konusu olduğu için fazla açmıyorum.
 

Yazının başlığına gelecek olursak. Resmi kaynaklara göre Türkiye’de 3 milyon küsür Suriyeli mülteci var. Diğer çevre ülkeleri ve Avrupa’ya gidenleri de saydığımızda iç savaş öncesi 23 milyonluk bir nüfusa sahip Suriye’nin yakalaşık 6-7 milyonu dışarıya göç etmiş durumda ve savaşta ölenleri de saydığımızda ülkenin önemli bir nüfusunun kaybedildiği aşikar. Bu şekilde devam ederse korkarım Suriye nüfusu büyük oranda düşüş yaşayacak. 8 yılını geride bırakan iç savaş bir kaç yıl daha devam ederse Suriye’yi “sahibinden temiz boş ülke” diye satışa çıkartabilirler. Artık kesin ve net bir çözümün bulunması şart. Ya ilhak edilecek. Ya bölünecek. Yada adam gibi tüm tarafları bir araya toplayıp görüştürülerek anlaşmaya zorlanacak. Tabi filler bölgede olup tepiştiği sürecek bu seçeneklerin tamamı hep tozlu raflarda bekleyecek gibi duruyor. 

ABD TÜRKİYE’YE KARŞI SON ÇARESİNİ KULLANIR MI?

Şirketokrasinin Cumhuriyeti Amerika Türkiye’ye karşı tüm kozlarını ardı ardına oynuyor. Hemen sınırımıza binlerce asker yığıyor. Bu bir savaş hazırlığı değil de nedir?

Amerikan sisteminin 3. Ülkeleri kontrol altına alma yöntemlerinden en son aşama olan ve zorunlu kalınması durumunda uygulanan işgal planı Türkiye içinde uygulanmaya mı hazırlanıyor?

Türkiye’nin üzerine 3 aşamalı planı uygulayarak gelen Amerika bu aşamalardan ikisinde başarısız oldu.

Birinci aşama Ekonomik Tetikçilerin Türkiye’ye diz çöktürmesi üzerine kuruluydu ancak başarısız oldular.

Başarısız olduklarını nasıl anlıyoruz. İkinci aşama adamları yani Çakalların (CİA) devreye girmesinden anlıyoruz. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ikinci aşamanın uygulanmasıydı. Bunda da başarısız olan ABD şimdi 3. Aşamayı hayata geçirmeye hazırlanıyor gibi gözüküyor.

3.Aşama nedir efendim, üçüncü aşama ABD çıkarlarını tehdit eden ve ABD güdümünden çıkan ülkelerin iki aşama ile dize getirilememesi durumunda askeri güç kullanılarak işgal edilmesidir. ABD ve müttefiklerinin Türkiye’yi askeri açıdan kuşattığı gün gibi açık.

Peki biz ne yapıyoruz. İçimizdeki hainlerle saçama sapan siyasal sürtüşmeler ile uğraşıyoruz. Dışarısı yanıyor, yangın bize yaklaşıyor ve biz yanacak olan evin içinde kim nereye oturacak derdine düşmüşüz. Değerli dostlarım kendinize gelin devletinize sahip çıkın, siyasi ayrımları, planları, çıkarları bir kenara bırakın ve milli menfaatlerimizi top yekün tek yürek olarak savunun.

ÇABUK SANDIKLAR AÇILMADAN!

Sabah uyandık ve seçime merhaba dedik. Bu güne özel oy kullanma işlemi devam ederken biraz sizler ile konuşalım istedim. Bu günü bekledim çünkü yazının içeriğinde konuştuklarımızın akşam sağlamasını yapıp göreceğiz.

Bu seçim diğerlerine nazaran çok daha gerilimli bir seçim oldu. Sizleri bilmem ama ben artık şu gün gelsin de şu iş hayırlısıyla bir bitsin deyip durdum son yirmi gündür.

ADAYDAN ÇOK ADAYCILAR

Şüphesiz sosyal medyada sürekli siyasilerin fotoğraflarının paylaşılması profil resimlerinde sürekli o adamları görüyor olmamız. Çok ama çok can sıkıcı ve bıktırıcı bir süreçti. İnsanlar sanki aday kendileriymiş gibi sürekli adayların fotoğraflarını toplantılarını ve grafiklerini paylaşıp durdular. Ben arkadaşım diye takip ettiğim kişinin yüzünü değil de adayların yüzünü görmekten çok sıkılmıştım. Bir de bir değil iki değil aynı resim aynı sözler art arda 15 20 kişi tarafından paylaşılıyor olması da ayrı incelenecek bir can sıkıcı etken.

SÖYLEMLER VE GERİLİM SİYASETİ

Bu seçimde özellikle siyasilerin artık üslup ve görgü kuralları dışına çıkan söylemleri tarafların bir birlerini düşman veya vatanı satacak hainler gibi gösteren reklam filmleri ve söylemleri toplumsal bütünlüğümüzü tehlikeye atacak raddeye geldi. İnanır mısınız imkanım olsa bir seçim aracıda ben çıkartır, üzerine SEÇİME BİR SÜRE ARA yazdırır hareketli ve bir bütün olduğumuzu vurgulayacak müzikler çaldırarak sokaklarda gezdirmek isterdim.

Bu ağır ve yoğun siyasi söylemler içerisinde son yirmi günde iyice daraldık ve bunaldık. Bu yazıda bu söylemlerin son demi diyebiliriz. Partilere bakacak olursak aslında ne olacağı konusunda bir fikrim yok. Ama gördüğüm bazı şeyleri sizler ile paylaşayım istedim. Akşamda sağlamasını yaparız.

Ak Parti

Bu güne kadar hep kampanya sürecinde başarılı çalışmalar yürütmüş bir partiydi ancak bu seçimde ne yazık ki kampanya konusunda hatalar yaptı. Evet belirli bir yaş üzerinden korku kampanyası etkili olabilir ama bu tarz çalışmaların genç kitleleri olumsuz etkilediği gerçeğini kimse inkar edemez. Ne yazık ki son iki seçimdir bu hata yapılıyor. Sürekli eskinin geri gelebileceği korkusu veriliyor. Ak Parti gibi bir yenilikler partisinin artık geçmişi değil de geleceği vurgulayacak kampanya süreçleri ilerletmesi gerekiyor. En önemli sorunlardan biriside Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan dışında diğer alt kadroların hızlı bir şekilde halktan kopmuş olduğu gerçeği makamzedeler işte bunlar Ak Parti’ye en büyük zararı verenler. Vefakar ve cefakar kadroların kendi partilerine artık dışarıdan bakıyor olmalarıda dikkat edilmesi ve çözüm getirilmesi gereken önemli bir durum. 

CHP

CHP bu seçimde kampanya sürecini gayet iyi yönetti aday seçimlerinde de olumlu seçimlere imza attı. Bu pozitif etkiler belki sandık da sürprizlere neden olabilir.

İYİ Parti

Halk gözünde ilk kurulduğunda ki heyecanını kaybetti. Özellikle dağılma süreci başladı yaygarası çok fazla dillendirildi. Fazla medyatik ve iddialı olmanın sonuçları bunlar hızlı yükseldi. Ama çabuk yoruldu.

MHP

Devlet Bahçeli’nin duruşu ve söylemleri yürütülen kampanya süreçleri ile çok olumlu bir hava oluşturdu. Özellikle Ak Parti’nin aday seçimlerinde ve kampanya sürecindeki hataları nedeni ile kaybettiği önemli derece ki oyu MHP alacak gibi duruyor. Bu seçimden şüphesiz MHP büyük sürprizler yaparak çıkacak. Benim şahsi görüşümdür MHP’nin tek dez avantajı ve çok önemli bir oy kaybına neden olan negatif etkeni mafya vari tipleri içinde barındırması bu tip kişilerin partiden soyutlanması MHP’ye ilerleyen süreçte çok daha yüksek mevkii kapılarını açabilir.

Seçime dair bunları sizler ile paylaşayım istedim. Uzun bir süredir yazıda kaleme almıyordum.

Ne diyelim MEMLEKET İÇİN EN HAYIRLISI OLSUN

SÜRÇ-İ LİSAN ETTİM İSE AFFOLA DOSTLAR

Siyasetçinin 3 Evresi

Şu anda 2012 yılından bugüne kadar ki en kısa köşe yazımı okuyacaksınız.

Güzel ülkemiz Türkiye’de siyasetçiler dendiğinde muhakkak herkesin kendince bir yorumu vardır. Benim lügatimde ki Siyasetçininse üç evresi vardır güzel dostlar. Bunlar ;

Birinci evrede İlk seçildiklerinde siyasetçiler tam bir Ahi esnafıdır. Vatandaşa hizmet için çalışan azimli kararlı ve yenilikçi insanlardır.

İkinci evreye geçildiğinde yani ikinci kez seçildiklerinde aç gözlü, yeni büyüyen beyaz yakalı şirketi  gibidirler.  Her yere atılır her yerde güçlenmeye çalışırlar. Bunda başarılı olurlarsa  Holding gibi olurlar.

Üçüncü evreye geçildiğinde yani üçüncü kez seçildiklerinde ise esnafın üzerine çöken mafya gibidirler. Bencil, kindar ve zalimdirler. Etraflarına doluşan onlarca modern takım elbiseli zibidi ile ahkam kesmeye, kendilerini kral gibi görmeye başlarlar. Yanlarındakiler de kraldan çok kralcıdır tabiki…

Bu güne kadar siyasetin koltuk aşkına kapılmayanı görmedim, nitekim o koltuğa oturup bozulmadan kalabilen de çok nadirdir.  Bilmiyorum belki bize de nasip olsa idi bende bir değişim geçirecektim.  Arada oturduğum makam koltuklarında hep aynı şeyi derim : “ Arkadaş hakikaten bu zalım koltuktaki tatlılık insanın nefsini harlayıp gözünü kör eder. “

Neyse en kısa yazımı da uzatmadan böylelikle sonlandırayım değil mi?

Sürç-i Lisan Ettim İse Affola dostlar… 

SİYASİ SOYGUN VE SÖMÜRÜ

2019’da Türkiye yerel seçimler için bir kez daha sandık başına gidecek. Elbette demokrasinin güzelliği seçimlerdedir. Lakin nedendir bilmiyorum güzel memleketim hep bir seçim havasında bir türlü seçimden kurtulamıyor.

Tabi bu durum en fazla ekonomik yönden vatandaşa dokunuyor. Her seçimde partilere seçim yardımı adı altında milyonlarca lira israf etmeleri için aktarılıyor. Misal verecek olursak şu anda önümüzde yer alan yerel seçim için hazinenin kasasından siyasi partilere seçim yardımı diye 670 milyon lira ödenecek.

El İnsaf Minal Vicdan

Allah aşkına şu paraya, paralara bakar mısınız? Seçim için harcanan paralar bir yerde yatırıma istihdama teşvik olsa vallahide billahi de canım yanmaz amma elimize geçen kağıt broşürler, sağa sola asılan ve seçimden sonra bir daha işe yaramayacak olan siyasi parti bayrak ve posterleri, çakkıdı çakkıdı müzikler çalarak sağda solda gezinen otobüs ve minibüsler den bir şey değil. Bize dokunan bir yer varsa oda milletçe cebimizden çıkan  ve boşa harcanan 670 milyon liralık servetimiz.

Siyasi partiler bir oluşum olarak taraftarları ile var olmalıdır diye düşünüyorum ve bu düşüncemi de şiddetle savunuyorum. Siyasi partilere devlet neden yardım ediyor ki!

Madem bir memleket sevdası ve aşkı için yola çıkılmış. Her parti kendi gücü yettiğince kendi bütçesini oluştursun ve bu bütçeleri kullanarak seçmenine ulaşmak için çaba sarf etsin. Sonuçta yırtılan kendi cepleri olunca inanın bu gün ki seçim savurganlığından eser kalmaz.

Bu ülkeyi üç beş siyasi değil. Bilim insanları, üretken ve çalışkan insanlar kurtarabilir ve yarına ulaştırabilirler. Biz onlara harcamamız gereken parayı boş işlere yatırıp batıyoruz.

MİLLETİN Mİ? VEKİLİ

Memlekette liyakat değil siyasilerin adamı olmak prim yapıyor ne yazık ki.

Milletin seçtiği ve adının Milletvekili olduğu 650 vekilin giderlerinin ülkenin bir çok harcamasının üzerinde olup bazı önemli kurumların bütçeleri ile adeta yarışır nitelikte olması ortada bir yanlışlığın ve tezatlığın olduğunu göstermiyor mu? Ülkemizde ki ortalama maaşların çok çok çok üstünde maaş alarak daha en başta milletten kopan sevgili vekillerimizin, en kaliteli yemekleri en ucuza yiyebilmeleri. Altlarına tahsis edilen ve yakıtı dahi devlet tarafından sağlanan otomobilleri ile gezerken eşlerini dostlarını aradıkları telefonlarının bile faturaları devlet tarafından ödenirken çok ihtiyaçları varmış gibi en yüksek maaşları alıyor olmaları da ayrı bir tezatlık değil de nedir?

Siyasetin devletin bütçesinden yediği parayı ilime, bilime aktarmış olsaydık. Bu gün Türkiye’nin geldiği noktaya 30 yıl önce gelmiş olabilirdik. Ama eyvahlar olsun ki biz hep şatafata ve lükse para harcayıp ilmi ve bilimi  ikinci plana itan bir millet olduk.

Bir babayiğit çıkıp da inşallah bir gün derki : “ Efendiler biz siyaset eşrafı olarak artık şu devletin parasının bizim lüksümüze aktarılmasının önüne geçmeliyiz. Gelin maaşlarımızı düşürelim. Gereksiz yere istihdam ettiğimiz ve ettirdiğimiz torpil yapar danışmanlarımızı kovalım. Halkımız da aç olan insanlar varken biz lüks içinde tok yatmayalım. Milletin seçtiği insanlar olarak gelin gerçekten MİLLETİN VEKİLİ olalım.” der ve bu milletin ve dahi devletin daha ileriye gitmesinin yolunu açar İNŞALLAH.

Bilinsin ki bu yazıda zerre oranda siyasi bir amaç ve hedef kırıntısı dahi yoktur. Tüm SİYASET mekanizmasını kapsayan ve bir vatandaşın bakış açısı ile yazılmış bir yazıdır bu okuduğunuz. O yüzden içeriğinde şuna laf atılmış şuna atıfta bulunulmuş diye bir arayışın içine girmemenizi ve yazının konu edindiği gibi resmin geneline odaklanmanızı siz değerli okurlarımdan rica ederim. Aklı evvel insan da çok memlekette kendi kafasında boş çıkarımlarda bulunup bu yazımı bir taraflara çekmeye çalışmalarının önüne geçmek için yukarıda ki uyarıyı yapma ihtiyacı duydum.

Ne diyelim.

Sür-i Lisan Ettim İse Affola

MAFYA DİZİLERİNİN OLUMSUZ YANSIMALARI

Günümüzün en moda dizileri şüphesiz mafya dizileri, özellikle egemen kanalların neredeyse hepsinde mafya veya mafya vari dizilere rastlamak mümkün. Bu yazımda bu konuya değinme ihtiyacı duydum.

Bu konuya değinme ihtiyacı duydum çünkü insanlarımız izledikleri dizilerden isteseler de istemeseler de etkileniyorlar ve ortalık mafyacılık hülyasına dalan gençler ile dolup taşmaya başladı.

Bireyler izledikleri dizilerde ki karakterlere hayran oluyorlar. Bu hayranlıkları neticesinde bir süre hayranı oldukları karakteri hayallerin de canlandırarak onların bir fedaisi oluyorlar yada bizzat o karakteri kendileri olarak görüyorlar.

Bu hayal etme süreci bir süre sonrasında bireylerin gerçek hayatlarına da yansımaya başlıyor. Örnek vermek gerekirse kendilerini özdeşleştirdikleri karakter gibi yürümeye başlıyorlar yada o karaktere özgü bir takım hareket ve davranışları kendilerine entegre ediyorlar. Bu süreç sonucunda bireyler ne yazık ki kendileri için gerçek dünya ve hayal dünyasını harmanlayarak ortak bir alternatif dünya oluşturuyorlar ve bunu yaşamaya başlıyorlar. Bunun sonucunda bazı anormal davranışlar ve en önemlisi dizilerde gördükleri suçları kendileri için meşru ve normal görmeye başlıyorlar.

Şimdi ben izlediğim dizide ki veya filmde ki bir karakter ile bağ kurmuyorum diyen var mıdır? Alacağımız cevap birkaç kendini farklı görmek isteyen insanlar dışında geriye kalanın tamamında “evet karakterler ile bağ kuruyorum” olacaktır.

Bu bağ kurma durumu bir süre sonra gerçek hayatından memnun olmayan ve kendini özdeşleştirdiği karakter gibi yaşama hevesini içinde barındıran bireylerde kendi karakteri ile dizideki karakterin sentezinden oluşan yeni kişiliğini inşa etme süreci olarak ortaya çıkıyor. Sonucunda da kişi egemen medya da yer alan bir mafya dizisinden etkileniyorsa adam öldürme veyahut diğer suçları işleme olasılığının yükseldiği kanısındayım.

Çünkü bu tip diziler vasıtası ile suçlar sanki sürekli rutin olaylarmış gibi lanse edilmekte. Bu dizilerden etkilenen insanların da bir süre sonra algılarında bu olayları standart bir ritüel olarak algılama ve olaya alışma sorunlarını yaşamalarının kaçınılmaz bir sonuç olduğu düşüncesindeyim.

Ben bir Psikolog değilim İletişimciyim. Bu nedenle olayın psikolojik tabanına ışık tutacak bir yeterliliğe sahip değilim. Ancak bu dizilerde gösterilen suçların ve sonucunda bu suçları işleyen insanların bir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyor olmaları dizilerden etkilenen ve onun bir senaryo olduğu gerçeğini unutarak gerçek gibi görmeye başlayan bireylerin tutum ve davranışlarını etkilediği gerçeğini kimse inkar edemez. 

Yazıyı yavaş yavaş toparlayacak olursak. Özendirici dizilerin kamuoyu ve toplum sağlığı için bir düzene ve sınırlamaya tabi tutulmalarının gerektiği tezini öne sürüyorum.

Klasik son cümlemiz ile “Sürç-i Lisan Ettim İse Affola” diyerek bu yazımı da burada noktalıyorum.