Basit bir otobüs koltuğu hangi dertleri taşıdığını bilebilir mi? Hangi insanı. Hangi dert ve tasalarını bir uçtan diğerine ulaştırıyor. Bir belirsizlik halinde değişen yolcuları, kiminin yüzünde bir gülümseme kiminin yüzünde bir yıkılmış komutan edası. Kiminin içinde yanan alevlerin yüzüne yansıyan temaşası. 

Otobüs koltuğu, her dakika değişen yolcusu ve iğreti olmasına rağmen oturulmak için can atılan yer. 

Her birinin kendine has derdi var. İnsanoğlu içinde yanan ateşlerin harladığı çaresiz bir mahluk. Hele gece 12 ile sabahın altısında kullanılan otobüsler yok mu? İşte onlarda bir umutsuzluk, bir bıkkınlık ve bir hayalperest ruhlar cümbüşü yer alır. Sabahın erken saatinde işe ulaşmak ve hayatını üç kuruş paraya satmak için acale eder insan. 

Akşam olduğunda ise gün boyu yaşamını bir daha asla geri alamayacağı bir şeyi, hayli değersiz bir rakama satmış olarak evine yetişip yarına uyanmayı dert edinir. 

Sabahında yorgun dinlenememiş bedenlerin bıkkınlığını taşır otobüs koltukları, akşamında kaybedilmiş bir ömrün omuza yüklenen tasasını geri götürür evine. 

Sahi herkes kendi değersiz hayatını yaşamıyor mu? Bir elin parmağını geçmeyen azınlığın elde ettiği o zenginliğe günlük beş kuruşa sattığımız hayatlarımız ile ulaşmaya çalışan bizler, neden bu mücadelenin içerisindeyiz. 

Mecburiyet bizi tiksindiğimiz otobüs koltuklarına aşık etmiyor mu? Çocuğunun, eşinin daha iyi bir hayat yaşaması için ömrünü vermek. Zenginlik hayalleri kurarak yarını olup olmadığı belli olmayan bir ömrü tüketmek. Planları hep borca ertelemek. Gerçekten de değersiz mi hayatımız? Ya da biz mibu hayatı değersiz kılıyoruz?